26 Haziran 2017

My Sigmund and Freud

Geçen İbrahim'le çarşıda karşılaştık ayak üstü. "Nereden böyle," diye sordu. "Dinsizin Hakkı'ndan geliyorum" dedim. "Nasıl yani," diye sordu bu kez şaşkınlıkla. "Bizim arkadaşlardan biri," diye sürdürdüm, "yeni bir mekân açmış, adını da Dinsizin Hakkı koymuş, oradan geliyorum işte."

19 Haziran 2017

Bugünlerde ruh halim

Bir ördek, suyu hiç sevmiyor, ancak öbür ördeklerin zoruyla suya giriyor.

Bir kedi, kasap dükkânlarının önünden geçerken burnunu tutarak bir an önce oradan uzaklaşmaya bakıyor.

Bir yavru leylek, annesinin ısrarlarına rağmen uçuş eğitimine çıkmıyor, oğlaklarla yürüyüşe gidiyor.

Bir kurt, koyunlara kendisini de oyuna almaları için yalvaran gözlerle bakıyor, koyunlar aldırış bile etmiyor.

Bir köpek, kulübesini iyi koruyamadığı için sahibinden yakınıyor.

Bir at, biri olsa da beni sırtlayıp otlağa götürse, diye içinden geçiriyor.

Bir kelebek, aynanın karşısına geçmiş, ne kadar çirkin olduğuna içleniyor.

Bir kartal, karşıdaki dağın başını merak ediyor.

Bir zürafa, daldaki yaprakları nasıl getirip yiyebileceğini düşünüyor. 

Bir horoz, sabahleyin kendisini uyandırsınlar diye kargaları tembihliyor.

Eksiği fazlası var mıdır bilmiyorum, bu aralar ruh halim bu.

14 Haziran 2017

Sırıksız Fasulyeler

Fasulye tarlasının yanından geçtiğimiz günü anımsıyor musun? Bir fasulye tarlası görmüş olmaktan çok, fasulye tarlası diye bir tarlanın olmasına şaşırmıştık. Beni sorarsan, o güne değin bir hayli tarla görmüşlüğüm vardı, en başta da buğday tarlası, gelgelelim bir fasulye tarlasının da olabileceğini düşünmemiştim hiç. Çünkü ben fasulyeleri hep evlerin etrafındaki çoğunlukla küçük bostanlarda, bahçelerde görmeye alışıktım. Kendim de az fasulye ekmemiştim hani. Bu denli çok fasulyenin bir tarlada bulunuyor oluşuna şaşırmak bir yana, yarın öbür gün tellerini uzatmaya başladıklarında hepsine yetecek kadar sırığın nereden bulunacağını da iyiden iyiye merak etmeye başlamıştım. İşte sırf bu merakım yüzünden seni ve elbette başkalarını kaç kez türlü türlü bahaneyle kandırıp oraya götürmüştüm, anımsıyor musun?

11 Haziran 2017

Van balığı, namı diğer inci kefali

Bu yıl havaların biraz geç ısınması balık göçünü de bir-iki hafta geciktirdi. Mayısın on ikisinde Balık Bendi'ne pikniğe gittiğimizde suda tek bir balık yoktu. Bunu suya bakarak değil, havaya bakarak anlamıştım. Suda hiç balık olmayışı, havada hiç martı olmayışından anlaşılıyordu zira. Geçen perşembe gittiğimizdeyse havadan bildiğin martı yağıyordu. Yalnızca hava mı, su da martılarla dolup taşmıştı.
***
Martılar ziyafet çekiyor.
Halk arasında inci kefali diye bilinen balığın –son yıllarda yapılan araştırmalarla– kefal değil, sazangiller familyasına dahil bir tür olduğu anlaşılınca adı Van balığı olarak değiştirildi. Ne var ki yıllar yılı kullanılmış olan inci kefali adının hemen tutulup atılmayacağı, daha uzunca bir süre kullanılmaya devam edeceği de aşikâr. Bilimsel adı Alburnus tarichi. Endemik bir tür, yani dünyada yalnızca Van Gölü havzasında yaşıyor. Bundan ötürü, adının Van balığı olarak değiştirilmiş olması gayet isabetli. 

Bizim Van denizinin sodalı/tuzlu suları canlı yaşamına elverişli değil. Balıklar akarsuların denize döküldüğü ağız kesimlerinde yaşarlar daha çok. Üreme mevsimindeyse yumurtalarını bırakmak üzere bu akarsulara göç ederler. Yani yavru balıklar denizde değil, akarsularda gözlerini açarlar dünyaya. 

Sularını Van Gölü'ne boşaltan on kadar akarsu var. Bunların hepsinde de Van balığına rastlanabilir. Bir başka deyişle, ilkbahardaki söz konusu göç bu akarsuların tamamından gerçekleşir. Fakat aralarında bir tane var ki balıkların göçü kelimenin tam anlamıyla bir görsel şölene dönüşür. Erciş'teki Deliçay'dır bu. Bu akarsuyu farklı kılan şey, tam göle döküleceği yerde, yani bura halkının deyişiyle Balık Bendi'nde sularının bir-iki metre yükseklikten dökülmesini sağlayan taşlık bir zemine sahip olmasıdır. Ufacık bir şelale gibi yani. Tabii, göçün görsel şölene dönüşmesinde dağlardaki karların erimesiyle suların coşmasının da büyük payı var. Milyonlarca balık sertçe akan bir suyun tersi istikametine gitmeye çalışır.
***
Balıklar o kadar çok ki atlayacakları yere geldiklerinde kocaman bir balık havuzu oluştururlar. O kadar ki suyun rengi değişir. Bazılarıysa, fotoğrafta görüldüğü gibi, kenarlara yığışır. Bunlar bir nebze şanslılar, çünkü suyun kenarlarındaki seyir teraslarında boyuna insanlar durup izlediği için martılar yanaşamıyorlar. Yoksa suyun içindekileri yakalamaya çalışmakla uğraşmaz, doğrudan buralara konar, karınlarını doyururlardı bir güzel. Geceleyin martılar eve gidiyorlar mıdır bilmiyorum, bildiğim, insanların gittiği. E, insanlar gidince meydan martılara kalıyor demektir. Fakat, diyorum ya, onların da eve gitmiyor olması koşuluyla. İnsanlar dedim de, bu yıl ramazandan ötürü Balık Bendi tenha sayılırdı, izlemeye gelenlerin sayısında geçen yıllara göre gözle görülür düşüş vardı. Eskilerde sadece Ercişlilerin bildiği bir doğa olayıydı bu. Son on yılda, internetin de etkisiyle, epey bir tanındı, büyük olasılıkla gelecekte daha da tanınacak.
***
Balık Bendi
Van balığının etinin tadına bakan yalnızca martılar değil. Biz insanlar da kendimizi bildik bileli yeriz. Tabii, tazesini sadece ilkbahar aylarında, bir-iki ay kadar. Buraya özgü bir yöntem olarak tuzlanıp kış için de saklanır. Geleneksel pişirme biçimi tandır. Bizim burada tandır kuyu biçiminde olur, bir metre kadar yere gömülü. Balık tandırın duvarına yapıştırılmak suretiyle pişirilir. Piştikten sonraysa tat versin diye çay kaşığıyla ağzından tuzlu su verilir. Bazıları tandıra iyi yapışması, düşmemesi için cıvık bir hamura bandırır, biraz kuruyup yapışkan hale gelmesi içinse genişçe bir tepside ya da ekmek tahtasında bir saat kadar güneşte bırakır. İşte kedilerle saksağanların gelip bunları götürmemesi için de çocukluğumuzda başına bizi koyarlardı. O zamanlar sıkıcı bir işti haliyle, işin yoksa bir saat boyunca balıkların başında bekle, gelgelelim şimdi nasıl da özlüyor insan o günleri.
***
Etinin tadı orta karar. Deniz balığı yemeye alışkın birine çok da lezzetli gelmez. Bunun nedeni tahminimce yaşam ve beslenme alanının dar olması. Nasıl ki okyanusta yaşayan somon iç denizlerde yaşayandan daha lezzetli, açık denizde yaşayan çoğu balık da bizimkinden daha lezzetli. Ama, dedim ya, bu yalnızca bir tahmin. Deniz dedim de, acaba bunu götürüp denize bırakan, orada yaşayabilip yaşayamadığını deneyen olmuş mu, merak ettim şimdi?

Sözümü burada bitireyim artık. Bakmak isteyenler için birkaç yıl önceden kalma fotoğraflar şurada. Bu yıl çektiklerimdense dokuz videoluk bir oynatma listesi hazırladım:

 

9 Haziran 2017

Kuşumuz Öldü

Kuşlarımızdan söz etmiştim burada (ve burada). Birkaç ay önce ikisinden biri gitmiş, öbürü yalnız kalmıştı. O zamandan beridir de yalnız yaşıyordu. Biz de pek üzerinde durmadık doğrusu. Biz insanlar böyleyizdir aslında, galiba doğamız bu, yalnızca kendimizle ilgileniyoruz ya da ilgilenemiyoruz, öyle bir şeyler işte. Geçenlerde üzüldüm kuşcağızın bu haline, yanına bir arkadaş almaya karar verdim. Kuşçuya gidip meseleyi açtım, bizim bir hintbülbülümüz var, yanına bir arkadaş lazım, dedim. Cinsiyetini bilmiyordum kuşlarımızın. Serçelerin dişi mi erkek mi olduğunu bir günlük yoldan anlayabiliyorum, çocukluğumun kazanımlarından biri, gelgelelim çocukluğumda hiç hintbülbülü görmediğim için cinsiyetlerini de anlayamıyorum. Getir bir bakayım, dedi kuşçu. Zaten dükkânında epey hintbülbülü de var. Getirmeden fotoğrafını çekip göstersem anlar mısın, diye sordum, büyük ihtimalle anlarım, dedi.

Kuşun birkaç fotoğrafını çekip ertesi gün götürdüm. Kuşçu bakar bakmaz, bu ispinoz, dedi. Haydaa, diye geçirdim içimden. Zira ispinozla hintbülbülünü aynı biliyordum. Meğer akrabaymışlar ama aynı kuş değilmişler. Dükkândaki hintbüllüllerine bakınca da oracıkta anladım bizimkinin önceki arkadaşlarının da hintbülbülü olduğunu. Yumurtladıkları halde niçin üremediklerini de.

Bizim buralarda bulamazsınız bundan, dedi kuşçu. Pek tutulmuyorlarmış nedense. Şehirde başka kuşçu olup olmadığını sordum. İki tane daha varmış. Onlara da sormaya karar verdim. Bulursam ne âlâ, bulamazsam gelip bir hintbülbülü alacaktım. Gittim sordum, sahiden de yokmuş. Ertesi gün gene gelip kuşçuyla konuştum. Çare yok, hintbülbülü alacağız, dedim. İstersen kuşu getir, bir gün kalsın burada, ona uygun bir arkadaş ayarlayayım, diye önerdi. Tamam, dedim ben de. Yarına götürüp bıraktım kafesi kuşçuya. Akşama gittim. Kuşçu bana ispinozu ona bırakmamı, onun yerine birini takasa saymak üzere iki hintbülbülü almamı önerdi. Mantıklı geldi. Geldi gelmesine ama ablama sormadan bunu yapamazdım. Evet, evin kuşlarıydı ama en çok ablam sahipleniyordu onları. Aradım, cevap vermedi. Bu ikisini şimdi eve götürürüm, meseleyi de ablama söylerim, kabul ederse eder, etmezse yarın gelir bizim kuşu da tekrar alırım diye düşündüm. Kuşçuya da benden haber beklemesini söyledim. İşin aslı, sormama gerek de yoktu, ablamı tanırım ben. Yaygarayı koparacağını biliyordum. Yanılmadım da. Yarın getireceğimi söyleyip bir şekilde durumu kurtardım. Sabah gittim kuşçuya. Bizim kuş inşallah duruyordur, dedim. Maalesef, dedi. Ölmüş hayvancağız. Üzüldüm. Yerini mi yadırgadı, evi mi özledi, bilmiyorum. İyi bir kuştu. Kafesinde kendi halinde yaşıyordu. Yem kabuklarını etrafa saçışını zarardan saymak ayıp olur, kimseye bir zararı yoktu. Mekânı kuş cenneti olsun.

Öldüğünü öğrendikten hemen sonra, elbette biraz da korkarak, ablamı aradım. Kötü bir haberi bekletmenin yararı yok. Hem er geç öğrenecek. Kuş ölmüş, dedim ablama. Kızdı etti. Ben sana demedim mi yarını bekleme, akşamdan git al getir diye, dedi. Bereket versin, telefonla konuşuyorduk, yüz yüze olsaydık hiç çekilecek hal değildi yani. Bana inanası da gelmiyordu, neyse ki içinde bulunduğumuz ramazandan söz edip yemin edince inanır gibi oldu. Ablam dindar bir insan. Onu teskin etmek için dini bir ağızla konuşmanın faydalı olacağını düşünerek, her can ölümü tadacaktır, dedim ciddi bir sesle.

O gün akşam arkadaşlara gittim. Ertesi gün, yani dün akşam eve gidince ise ablamın hiç ses etmediğini görüp biraz şaşırdım. Tamam, üzerinden geçen bir günde biraz alışmış olması olağandı ama ben hiç ses etmeyişini de yadırgadım. Belki de bu yeni iki kuşun varlığı onu biraz avutmuştur diye yordadım. Fakat mesele bugün tam açıklığa kavuştu. Öğleden sonra kuşçuyu gördüm. Ablam kuşa çok üzüldü, dedim. Evet, dedi oda, neyse ki kuşun ölüsü bahçede bıraktığım yerde duruyordu da aldı götürdü, dedi. 

 Ablam dükkânın yerini sorup öğrenmişti benden. Meğer dün kalkıp gelmiş, kuşun öldüğünü teyit ettirmiş, ölüsünü de alıp gitmiş. Bizim bahçeye gömmüş. Akşam eve gidince bana bir şey dememiş olmasının nedeni buymuş.
***
İki gündür yeni kuşlarımıza isim düşünüyorum. Önerilere açığım. Şu anda ben bu yazıyı yazarken yan bahçedeki ağaçların içinden kuş sesleri geliyor.

Günün birinde bizler de kuşlar da, hepimiz ölmüş olacağız.

1 Haziran 2017

Durgun dağ

Bir düşün, dağ dediğin yüzyıllar boyunca, binyıllar boyunca, milyonlarca yıl boyunca olduğu yerde durur, durur ha durur. Bir bulutsa kayıtsızca, belki koca dağın orada olduğunun ayırdında bile olmadan üzerinden süzülür gider. 
Dağ o esnada ne düşünür acaba?

29 Mayıs 2017

Gece ile Tanış

Ben tanışlarından biriydim gecenin.
Yağmurda düşüp yollara yağmurda döndüm.
En uzak ışıklarına yürüdüm kentin.

Daldım kentin en sıkkın sokaklarına.
Nöbetteki bekçinin yanından geçtim
Ve başımı eğdim, neyimeydi benim konuşma. 

Durdum sessizce ve durdu ayak sesleri sessizce
Uzaklardayken kesik bir haykırış
Başka bir sokaktan ulaştı evler üzre;

Ama bu ne 'geri dön' diyeydi ne de 'hoşça kal' :
Daha uzaklarda, belki de göklerde
Göğe karşı bir saat ışıl ışıl 

Dedi 'ne doğru ne de yanlıştır zaman dediğin'.
Ben de tanışlarından biriyim gecenin.

Robert Frost
Çev.: Suphi Aytimur

23 Mayıs 2017

Mevsimlik

Baharın bu yıl gelmeyeceği söylentileri var. Havalarda son yıllarda pek görülmedik bir tuhaflık. Bir gün bakıyorsun günlük güneşlik, öbür gün bakıyorsun kıştan kalma. Öte yandan hemen her gün yağmur, bazen on beş dakika, bazen iki saat. Karadeniz'e döndü buralar, diyenlerin sayısı az değil. Bugün epey soğuktu. Gördüğüm herkes üşüyordu. Şu an hem soğuk hem de dışarıda sağanak yağıyor. Hazirana bir hafta kaldığı ancak bilimsel olarak ispatlanabilir. Sahiden de bahar gelmeyecek gibi.

Eğer bahar gelmezse yaz da gelmeyecek demektir, zira ilkokul duvarlarındaki mevsim şeritleri yazın hep baharın ardından geldiğini söylerler. Mustafa bugün yakınıyordu: Şunun şurasında güze ne kaldı? Doğru. Doğru olmasına doğru da bizim memleketin yazı –mesela Antalya'yla karşılaştırdıkta– zaten bir ay, hadi baharına da bir de, kaldı geriye on ay. Bunun tertemiz dört ayı kış. Hem de gönlünce kış. Kalan altı ayınsa bir kısmı güz, bir kısmının ne olduğunuysa kimse bilmez etmez.

Keşke Avustralya ya da Yeni Zelanda'da bir evim olsaydı. Eh, oralar uzak diyarlar tabii, olmuşken bir de uçağım olsaydı, buralara güz geldi mi atlardım, ver elini yazlığım. Hayal kurmak bedava. Dilin kemiği yok, demişler ama asıl beynin kemiği yok. Bereket versin, bu hayal kurma denen şey var, yoksa nice olurdu halimiz?

22 Mayıs 2017

La Soledad

“Solitude is fine but you need someone to tell that solitude is fine.” ―Balzac 

Sabah evden çıktığımda bir saattir yağan sağanak yağmur dinmeye yüz tutuyordu. Evde iki şemsiye vardı, ikisi de bozuktu. (Çoğunlukla düz bir mantıkla düşündüğümüzden ötürü iki yarımın hep bir tam ettiği yanılgısı içindeyizdir. Halbuki öyle olmadığını bugün bu şemsiyeler sayesinde bir kez daha anımsamış oldum. İki değil, on iki bozuk şemsiyen de olsa seni bir sağanaktan korumaya yetmeyeceklerdir, yani bir tamın gördüğü işi göremeyeceklerdir.) Neyse ki gideceğim yere varıncaya kadar yağmur gevşek davrandı da ıslanmaktan kurtuldum. Sonrasında da zaten tamamen durdu. Öğlene doğru ısınmaya başlayan hava öğleden sonra iyicene belirginleşti. Güneşlendik biraz. Kemiklerimiz ısınsın, sözleri duyuldu bir iki. Her zamanki gibi çabucak akşam oldu. Mustafa geldi. Az sonra çıktık. Ancak o zaman yağmurun tekrar başladığının ayırdına vardım. Çoğu kez olduğu gibi sokağın başında beni bırakıp gitti Mustafa. Sokağımızın ıslaklığında yürürken sabahki gidişimle şu anki dönüşüm olabildiğince ilginç geldi bana. Yağmuru sevdim. Bizim sokağımızı en çok bahar mevsiminde sevdiğimi anladım.

2 Mayıs 2017

Brutal

Üçüncü GünSofraya oturuyorlar. Köle kız yemeği getiriyor. Lapa kıvamında ıslakça bir yarma buğday yemeği, bir tür keşkek, etli. İlk kepçeyi efendisinin tabağına koyuyor. Yemeğe bakıyor efendi, zaten iki gündür epey durgun, iyiden iyiye değişiyor yüzünün rengi. Kusacak gibi oluyor. Kalkıp dışarı çıkıyor.

İkinci GünAkşam. Evde sessizlik var. Kadın et doğruyor. Yarınki yemeğe katsın diye hizmetçi köle kıza verecek. Kocası dünden beridir düşünceli. Şimdi de gözünü karısının elinden alamıyor. Kadın onun ete baktığını sanıyor. Aldanıyor. Aldırmıyor ama. Adam bıçağa bakıyor.

İlk GünBrutus, manevi babası Julius Kaesar'ı bıçakladıktan sonra avluya koştu. Duvarın dibindeki bir testide yarıya kadar dolu su vardı. Bıçağı iyicene yıkayıp kandan arındırdı. Testideki kanlı suyu zeytin ağacının dibine döktü. Götürüp bıçağı mutfağa bıraktı. Derhal evden çıkıp Senatus'un yolunu tuttu.

1 Mayıs 2017

Hayat tek bir fotoğrafa sığar mı?

Sığmaz bence. Fakat öyle bir an yakalarsın ki bütün bir hayatın özetidir. Gelgelelim kaç kez yakalanır böyle bir an? Diyelim yakaladın, bu senin hayatının ânı mı olacak, bir başkasınınki mi? Seninkiyse, o ânı çekecek biri o esnada orada hazır bulunacak mı? Başkasınınkiyse, çekmek için sen hazır olacak mısın, mesela yanında fotoğraf makinesi bulunacak mı? Kanımca derin mevzular bunlar.

25 Nisan 2017

Gelip geçici

Değil mi ki gelip geçici, öyleyse değeri yok... Aslında yanlış bir damgalama bu. İnsana ilişkin ne varsa zamanlıdır, zamandadır, – gelip geçer. Kendimiz çevremiz, yapıp ettiğimiz herşey (ha uzun ha kısa) belli bir zaman aralığını kaplar yalnızca.
Bir şeyin tadı değeri gelip geçiciliğiyle orantılı değildir. Tersine: bazı şeyleri tam da gelip geçici olduğu için sevip saymak, bakıp gözetmek gerekir.
İnsana özgü ne varsa yıpranır, en yıpranmaz sanılan şeyler bile – sevgi, dostluk, özlem, bağlılık...
Gelip geçici olanı sevmemek yaşamdan kaçmaktır. Gelip geçici tatlar, mutluluklar, karşılaşmalar, alışkanlıklarla dolup taşar tüm yaşam.
Nermi Uygur, Yaşama Felsefesi.

23 Nisan 2017

Arzunun Kol Gezdiği Yerler

BALTA GİRMEMİŞ ORMAN levhasını görüp takip ediyoruz. İki tam gün süren yürüyüşten sonra oraya varıyoruz. Doğru, burası hakikaten balta girmemiş bir orman, şöyle bir bakındıktan sonra ikimiz de bunun ne denli doğru olduğunu görüyoruz. Madem bulduk, ilk iş olarak durup biraz dinlenmemiz, iki günlük yürüyüşün üzerimize bindirdiği yorgunluktan bir nebze de olsa arınmamız lazım. Öyle yapıyoruz. Kendimizi öylece yere bırakıyoruz. Çok geçmiyor, işittiğimiz bir sesle başımızı çeviriyoruz, bir insan sesi. Az sonra ayak sesleri de geliyor. Ve nihayet biri çıkıp geliyor kalın ağaçların arasından. Elinde bir balta, gitgide bize yaklaşıyor.

15 Nisan 2017

26 Mart 2017

Kürkçü dükkânına dönüş

Ömrünü kürkçü dükkânında tüketenlere...

Çokluk insanlar kürkçü dükkânını herhangi bir dükkân genişliğinde, ortasında uzunca bir tezgâh duran, kürklerin duvarlar boyunca asılı ve tezgâhın üzerinde yığılı olduğu bir dükkân sanır. Öyle değildir halbuki. Kürkçü dükkânı geniş mi geniş, dilediğin kadar bırakıp gitmiş, dilediğin kadar dönüp dolaşıp gelmiş ol, gene de hiç görmediğin, bilmediğin köşe bucakları bir yerlerinde barındıracak kadar geniş bir dükkândır. Bununla birlikte, hayatının kaydadeğer bir kısmının geçtiği, arşınlamaktan kim bilir kaç ayakkabı eskittiğin, aşinası olduğun sokaklar, yollar, kaldırımlar da kürkçü dükkânındadır. İşte ne zaman dönüp dolaşıp kürkçü dükkânına gelecek olsan seni ilk karşılayan bunlardır, bu sokaklığı kalmamış sokaklar, çamura bulanık yollar, kaldırımdan gayrı her şeye benzer kaldırımlar.
***
Beş gün önce kürkçü dükkânına döndüm. Çocukluğumda, yani bütün dünyamın bu dükkândan ibaret olduğu zamanlarımda ne çok severdim kürkçü dükkânımı bir bilseniz. Ben bir zamanlar bu dükkânı kürkçünün kendisinden bile daha çok benimser, kanıksar, sahiplenirdim. Oysa şimdi öyle mi? 
***
Benzetme ne derece yerine oturur bilmiyorum, kafeste büyüyen kuşlar uçmayı hastalık sanırlar, diye bir söz vardır hani, kürkçü dükkânından başka dükkân görmeyince burayı dünyanın en güzel yeri bellemişiz gibime geliyor. Ne zaman ki kürkçü dükkânımdan ayrılıp uzak memleketlere yelken açtım, işte o zaman ufaktan ufaktan yıllarca içinde yaşadığım bu dükkânın eksiği gediği çarpmaya başladı gözüme. Bir zaman sonra da içinde sürmüş olduğum zamanı yaşamaktan değil de debelenmekten saymaya başlar buldum kendimi.
***
Kavafis'i ne zaman tanıdım, hatırlamıyorum, lise olmalı, onun insanı çarpan Şehir şiirini ilk okuyuşumda nasıl da çarpılmıştım ben de. Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. İşte en çok da bu dizede çarpılmıştım. Bugün hâlâ içimde bir kıpırdanma olur okuyunca.
***
Bizim kürkçü dükkânı işin doğrusu zaten depremden çıkmış gibiydi, kaderin cilvesi mi denir artık, birkaç yıl önceki depremle mecaza filan gerek kalmadan bugün artık hakiki anlamıyla da depremden çıkmış bir dükkân oluverdi. Hiçbir standardı olmayan, sözgelimi birbirine benzer iki kaldırımı kimsenin göremeyeceği, çarşısının nerede başlayıp nerede bittiğini hiçbir kulun bilmediği, binalarının boyayı geçtim, sıvaya hasret olarak ömür tükettiği, deniz kıyısında olmasına rağmen yıllar yılı denizden bihaber, şehir desen değil, kasaba desen değil, köy desen hiç değil bir kürkçü dükkânına tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de kahredici bir deprem vurunca bugün artık mecaz anlamıyla değil, gerçek anlamıyla adım atacak yer bulmakta zorlandığın garip, kimsesiz bir kürkçü dükkânı oldu çıktı. Erciş: Bugün yeryüzünün hiçbir köşesinde; ne Afganistan'da ne Sudan'da ne Haiti'de böylesine yıkık, dökük, savruk, harap, viran, perperişan bir yerleşim bulamazsınız, mumla arasanız.
***
Kürkçü dükkânındaki tek tilki sen değilsindir bunu unutma. Sencileyin başını alıp gitmiş, fakat dönüp dolaşıp gelmişler vardır. Buradan dışarıya adımını atmamışlar vardır. Tuhaftır, mutluluğu buradan özge hiçbir yerde bulamayacağına iman etmişler vardır. Ve sana bir teselli kahvesi niyetine, burada ailen ve dostların vardır. Son hesaplaşmada burası senin kürkçü dükkânındır. Gerçektir. Olanca çıplaklığıyla yerli yerinde duruyordur. İçinde senin geçmişini, nice yaşanmışlıklarını barındırıyordur. Kim bilir, belki de seni döndürüp dolaştırıp buraya getiren de odur. Zira bedenini, beynini ve hatta ruhunu alıp götürsen bile geçmişini götüremezsin, o burada, yaşandığı yerde durur. Kürkçü dükkânında.

17 Mart 2017

Bir Dilek

Rüyamda Eski Mısır devrinde yaşıyoruz. İşçiyiz. Bir piramit yapıyoruz. Ustabaşının adı Geranemtet, kısaca Gerano diyoruz. Müteahhitin adını kimse bilmiyor, müteahhit diye hitap ediliyor, Kenan'dan mı, Babil'den mi gelmiş, kimsenin adamakıllı bildiği yok. Bu adam işi her kimden almışsa, "Büyük bir piramit yapacaksınız," diyor, "şu ilerideki piramitten daha büyük olmalı." Belli ki iş sahibinden epeyce para koparacak, davranışları bunu gösteriyor. Şu ilerideki piramit dediği, sabahtan yola koyulsan akşama anca varabileceğin bir yerde. O denli uzak ve bulunduğumuz yerden görülebiliyor, düşünün ne kadar büyük olduğunu. Biz işçilerin içi rahat, yapacağımız edeceğimiz belli, gerisini ustabaşı düşünsün. İçimiz rahat olmasına rahat, fakat bir yandan da o büyüklükte bir piramit yapamayacağımızı içten içe biliyoruz hepimiz. Galiba kadim bir canlılar içgüdüsüdür bu, bir şeyin olacağını olmayacağını üç aşağı beş yukarı hissedebiliyorsun. Canlılar içgüdüsü, diyorum, zira yalnızca insana değil, mesela hayvana da mahsustur bu içgüdü, belgesellerde görmüşsünüzdür, aslan o ceylanı avlayamayacağını bir biçimde hisseder ve geri döner gider. Ama ben şimdi ne anlatıyorum böyle? Rüyamda diyordum, piramit işçisiyiz. Varız şöyle seksen-yüz kişi kadar. Kimimiz taş kırıyoruz, kimimiz taşıyoruz, kimimiz diziyoruz. Müteahhit başlangıçta birkaç gün üst üste gelip güya duruma bakıyorken sonraları hiç gelmemeye başlıyor. Sarayda gününü gün ettiği söylentileri yayılmaya başlıyor. Dendiğine göre ustabaşına güveni tammış, hem zaten işler de yolundaymış, işçiler çalışıyormuş, piramit inşaatı gün be gün ilerliyormuş, inşaata gelip de ne yapacakmış. Ustabaşının hali tavrı da bunu doğruluyor önceleri. Ama günler geçtikçe, müteahhit gelip işe bakmadıkça o da fikir değiştiriyor sanki. Bir an önce işi bitirip çekip evine gitmek ister gibi bir hal seziliyor üzerinde. Nitekim birkaç güne kalmadan inşaatımızın iyicene belirginleşen biçiminden anlıyoruz ki, evet, bu piramit küçük bir şey olacak, bu iş de uzun sürmeyecek. Değil mi ya, dikdörtgen ya da silindir biçiminde tasarlanan bir yapının nerede duracağını bilemezsin, bulutlara kadar uzama ihtimali bile vardır son tahlilde, gelgelelim piramit biçimli bir yapı öyle mi, temelin üzerine koyduğun ilk taştan anlarsın onun nerede biteceğini. Nihayet bir gün akşam paydos vakti ustabaşımız bizi etrafına toplayıp inşaatın kısa bir süre içinde biteceğini, bu süreyi daha da kısaltmanın elimizde olduğunu, canla başla çalışıp işi sağ salim bitirmemizi öğütlüyor. Öyle yapıyoruz. Bir haftaya kalmadan bir ikindi vakti piramidimizin tepeye gelecek son taşını da, ki bunun kendisi de bir piramit, yerine koyuyoruz. Koyunca da Ustabaşı Gerano'yla birlikte piramitten iniyoruz. İner inmez iyi iş çıkardığımızı söyleyerek bizi kutluyor ve heybesini sırtladığı gibi ayrılıyor yanımızdan. Ne olup bittiğini bilmiyoruz. Bir şaşkınlık havası sarıyor ortalığı. Tam tersi olması gerekirdi çünkü. Ustabaşının işçiler gittikten sonra işin başından ayrılması, hatta ne ayrılması, müteahhit ve işin sahibi gelmeden ayrılmaması gerekirdi. Ve işte, işin sonunun nereye varacağını merak etmeye kalmadan, çoğu kez olduğu gibi bu rüyam da kesintiye uğruyor, uyanıyorum.

12 Mart 2017

Hı hı, evet, eğitimin anlamı

Biri bana Allah rızası için bu cümlede ne söylendiğini anlatsın, sevaptır:

Eğitim bir konuyla alakalı uygulamalı bir deneyime sahip olduğumuz bir şeyleri bildiğimizi hissettiğimiz bir aktivitedir. 

Sayın arkadaşlar, her ne kadar söyleneni anlamasam da an itibariyle Türkçedeki en uzun tamlamayı bulmuş olduğumu cümle âleme ilan ediyorum. 

Bir konuyla alakalı uygulamalı bir deneyime sahip olduğumuz bir şeyleri bildiğimizi hissettiğimiz bir aktivite.

Güzelliğe, ihtişama bakın. Kaç tamlayan, kaç tamlanan var, ben sayamadım, sayabilen çıkarsa beni de bilgilendirsin hayrına.



7 Mart 2017

Kral Su

Bunlar senin aşkının konaklarıdır
Sen uzun Haziran uzun ormanıma

Senin şövalyelerinin mızrağıdır
Çatan silahlarını geceme benim

Sen gelirsin, artık nasıl yalnızlıktır
Islanır süvarilerim, kulelerim

Şimdi yüzünün neresine uyanır
Kim bilir o kuzgunlarım uzun ağır

Senin aşkının kapanık şafağıdır
Süren o atları önüme benim.

İlhan Berk
Sayfa başına git